12:51 pm - Leroy Sane Kimdir
12:39 pm - Tammy Abraham Kimdir
12:27 pm - Jhon Duran Kimdir
12:46 pm - Ali Koç Kimdir
12:19 pm - Ahmet Necdet Sezer Kimdir
12:09 pm - Ayasofya Cami
12:41 pm - Güneş Kremi Tercihi
12:32 pm - Kene Yapışırsa Ne Yapmalıyım
12:04 pm - En Ucuz Tatil
5:43 pm - Barış Alper Yılmaz kimdir
İkizlerimin mezarı başında, küçük bir çocuğun onları tanıdığını söylemesi ilk anda bana acımın oynadığı zalim bir oyun gibi gelmişti. Oysa o karşılaşma, yıllardır üzeri örtülü kalan sırları birer birer açığa çıkaracak; beni hem kızlarımın öldüğü gecenin gerçekleriyle hem de tek başıma taşıdığım ağır suçluluk duygusuyla yüz yüze bırakacaktı.
Bundan iki yıl önce biri bana bir gün mezarlıkta yabancı insanlarla konuşacağımı söylese muhtemelen güler geçerdim. Belki kapıyı bile yüzüne kapatırdım. Ama artık kolay kolay gülemiyorum. O gün yine mezarlıkta, mezara kadar olan adımlarımı içimden sayıyordum. Otuz dört, otuz beş, otuz altı… Tam o sırada arkamdan küçük bir ses duydum:
“Anne… Bu kızlar benim sınıfımda.”
Bir an olduğum yere çivilendim.
Elimde hâlâ o sabah aldığım zambaklar vardı; Ada için beyaz, Mira için pembe. Daha mezar taşlarına bile varmamıştım. Mart ayının sert rüzgârı mezarlığın içinden bıçak gibi geçiyor, paltomun içinden sızıp kemiklerime kadar işliyordu. Sanki unutmak için uğraştığım her şeyi yeniden yerinden söküyordu.
Sese dönüp baktığımda küçük bir oğlan çocuğu gördüm. Yanakları soğuktan kızarmıştı, gözleri ise şaşkınlıkla büyümüştü. Parmağıyla kızlarımın mezar taşındaki yüzlerini gösteriyordu.
“Ali, gel babana merhaba de,” dedi yanındaki kadın, onu susturmaya çalışarak.
Daha mezarın başına varmamıştım bile.
Ada ile Mira öldüklerinde yalnızca beş yaşındaydılar. O gün evin içi neşeyle doluydu. Ada, koltuk minderinin üzerinde dengesini korumaya çalışıyor, Mira da hemen ardından “Bak ben daha iyi yaparım!” diye bağırıyordu. Kahkahaları salonun içinde yankılanıyor, evin duvarlarını canlı tutuyordu.
“Dikkatli olun,” diye seslenmiştim kapıdan, gülümsememi saklamaya çalışarak. “Biriniz düşerse babanıza hesabı ben vermem.”
Ada sırıtıp omuz silkmişti. Mira ise dil çıkarmıştı.
“Melis ablanız birazdan gelir,” demiştim. “Biz dönene kadar kızın başını şişirmeyin.”
Onlarla geçirdiğim son sıradan, son huzurlu an buydu.
Sonrası zihnimde hep parçalı. Çalan telefon sesi. Uzakta yükselen ambulans sirenleri. Selim’in hastane koridorunda durmadan adımı söyleyişi… Çığlık atmamak için dilimi öyle sert ısırmıştım ki ağzıma kanın metalik tadı gelmişti.
Cenazede imamın ne anlattığını bugün bile hatırlamıyorum. Ama ilk gecenin sonunda Selim’in yatak odasından çıkıp gidişini hatırlıyorum. Kapı hafifçe kapanmıştı ama o ses bana dünyadaki en büyük gürültü gibi gelmişti.
Şimdi ise kızlarımın mezarı başında diz çökmüş, çiçekleri fotoğraflarının altına dikkatle yerleştiriyordum.
“Merhaba yavrularım,” diye fısıldadım. Parmaklarım soğuk mermeri okşadı. “Sevdiğiniz çiçekleri getirdim.”
Sesim beklediğimden daha zayıf çıkmıştı.
“Biliyorum, uzun zaman oldu,” dedim. “Daha sık gelmeliydim.”
Tam o anda o küçük çocuğun sesi yeniden yükseldi.
“Anne! Bu kızlar benim sınıfımda.”
Bu artık görmezden gelinecek bir tesadüf gibi gelmiyordu.
Çocuk altı ya da yedi yaşlarında olmalıydı. Annesinin elini tutuyor, gözlerini mezar taşından ayırmıyordu. Kadın oğlunun kolunu yavaşça indirip bana mahcup bir gülümsemeyle baktı.
“Affedersiniz,” dedi. “Herhalde karıştırdı.”
Ama kalbim çoktan hızlanmıştı.
“Lütfen,” dedim, “ne demek istediğini sorabilir misiniz?”
Kadın oğlunun seviyesine inip yumuşak bir sesle konuştu:
“Ali, neden öyle söyledin?”
Çocuk gözlerini benden ayırmadan cevap verdi:
“Çünkü Damla onları getirdi. Okulda kapının yanındaki panoda asılılar. Damla onların kardeşleri olduğunu söyledi. Artık bulutlarda yaşadıklarını da…”
O ismi duyunca nefesim kesildi.
Bu rastgele bir isim değildi.
“Damla senin sınıf arkadaşın mı canım?” diye sordum.
Çocuk, çok açık bir şeyi soruyormuşum gibi başını salladı.
“O çok iyi biri,” dedi. “Onları çok özlediğini söylüyor.”
Annesi o anda durumu açıklamaya çalıştı:
“Geçenlerde sınıfta ‘kalbimizde taşıdıklarımız’ diye bir etkinlik yapmışlardı. Damla da kardeşlerinin fotoğrafını getirmişti. Onu okuldan aldığımda çok üzgündü. Belki de sadece benzetmiştir diye düşündüm ama…”
“Kardeşleri” kelimesi içimi altüst etti.
Mezar taşına baktım, sonra çocuğa döndüm.
“Bunu söylediğin için teşekkür ederim,” dedim zorlukla. “Hangi okuldu bu?”
Adını verdi. Kadın, oğlunu alıp usulca uzaklaştı. Giderken birkaç kez dönüp bana baktı; belli ki çocuğunun istemeden can yakıcı bir şey söylediğini düşünüyordu.
Ben ise olduğum yerde kaldım. Kollarımı kendime doladım. İçimde yıllardır uyuşmuş duran acı bir anda yeniden elektrik gibi çarpmaya başlamıştı.
Damla.
Elbette bu ismi tanıyordum. O geceyi bilen herkes gibi.
Eve döner dönmez mutfakta ileri geri yürümeye başladım. Ellerim, sanki yerimde durursam her şey çökecekmiş gibi tezgâha, sandalye sırtına, dolap kapağına dokunuyordu. Aklımda tek bir soru dönüp duruyordu:
Melis’in kızı Damla.
Melis neden o geceden kalma bir fotoğrafı saklasın ki?
Ve neden Damla onu okul projesine götürsün?
Telefonumu elime aldım. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama yine de aradım.
Okul sekreteri çıktı. Kendimi tanıtıp kızlarımın fotoğrafının sınıflardan birinde bulunduğunu, onların iki yıl önce hayatını kaybettiğini ve bu fotoğrafın orada neden asılı olduğunu öğrenmek istediğimi söyledim.
Kısa bir sessizlikten sonra beni öğretmen Esra Hanım’a bağladı. O da beni okula davet etti.
Okula gittiğimde beni idari bölümde karşıladı. Çay isteyip istemediğimi sordu, başımı salladım. O an hiçbir şeye tahammülüm yoktu.
Sınıfa girdiğimizde çocukların pastel boya sesleri ve alçak fısıltıları vardı. Panoya doğru baktığım an dünyam durdu.
Evcil hayvan fotoğrafları, büyükanneler, dedeler, aile resimleri arasında kızlarımın fotoğrafı asılıydı.
Ada ve Mira pijamalarıyla gülümsüyordu. Yüzleri dondurmadan bulaşmıştı. Tam ortalarında ise Damla vardı; Mira’nın bileğini tutuyordu.
Fotoğrafa yaklaşıp gözlerimi ayırmadan sordum:
“Bu fotoğraf buraya nasıl geldi?”
Esra Hanım sesini alçalttı.
“Ne kadarını söylemem doğru olur bilmiyorum,” dedi. “Ama Damla onların kardeşleri olduğunu söyledi. Zaman zaman onlardan bahsediyor. Annesi, bu karenin son dondurma gezilerinden biri sırasında çekildiğini anlattı.”
Dengemi bulmak için avucumu duvara yasladım.
“Melis mi verdi size bu fotoğrafı?”
“Evet,” dedi. “Damla için bu kaybın çok ağır olduğunu söyledi. Daha fazla soru sormadım.”
Yutkundum.
“Teşekkür ederim,” diyebildim. “Gerçekten.”
Panodaki fotoğrafı kaldırmak isteyip istemediğimi sordu.
Başımı salladım.
“Hayır,” dedim. “Kalsın. Bu Damla’nın hatırası.”
Ama artık Melis’le konuşmam gerektiğini biliyordum.
Onu aradığımda sesi titriyordu. Kısa konuştuk. Bir saat sonra evinin önündeydim.
Kapıyı açtığında ellerinin titrediğini gördüm. Bahçede Damla’nın oyuncakları dağınık haldeydi. Evin kendisi küçüktü ama içindeki ağırlık çok büyüktü.
“Aylin…” dedi hemen. “Çok üzgünüm. Damla onları çok özlüyor. Sana ulaşmak istedim ama…”
Sözünü kestim.
“Neden o geceden kalma fotoğraf hâlâ sende?” dedim. “Kızlarımın pijamalarını tanıdım.”
Yüzü gerildi. Utanç dalga dalga üstünden geçti.
Bir kez daha sordum:
“O fotoğraf o gece mi çekildi? Bunu sadece senden duymam lazım.”
Melis’in omuzları düştü.
“Evet,” dedi kısık sesle. “O gece çekildi. Ve ben… Sana hiçbir zaman her şeyi anlatmadım.”
“Öyleyse şimdi anlat,” dedim. “Hepsini.”
Gözlerini kaçırarak konuşmaya başladı.
“O gece Damla’yı annemden alıp sizin eve getirmem gerekiyordu. İkizler de benimle birlikte arabadaydı.”
İçim buz kesti.
O geceyi hatırladım. Kızlarımın, benim hangi elbiseyi giyeceğimi seçmeye çalıştıkları anı…
“Dondurma istediler,” dedi Melis. “Çok ısrar ettiler. Ben de sadece onları sevindirmek istedim. Kendi kendime dedim ki, en fazla on dakika…”
Ama polise söyledikleri bambaşkaydı.
“Sen acil bir durum olduğunu söylemiştin,” dedim. “Damla’yla ilgili bir sorun olduğunu…”
Melis’in yüzü çöktü.
“Yalan söyledim,” dedi. “Acil bir durum yoktu. Sadece Damla’yı da dahil etmek istedim. Çok üzgünüm Aylin.”
O an üstüme çöken sessizlik nefesimi kesti.
“Selim biliyor muydu?” diye sordum. “Gerçeği anlattın mı ona?”
Başını salladı. Gözyaşları akıyordu.
“İçimde tutamadım,” dedi. “Ona söyledim. Çok öfkelendi. Sana anlatmamamı istedi. Gerçeğin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyledi. Damla ön koltuktaydı. Biz birkaç sıyrıkla kurtulduk.”
“Ama benim kızlarım ölmedi mi?” dedim.
Melis hıçkırarak başını öne eğdi.
O an anladım.
Ben iki yıl boyunca kendimi suçlamıştım. Kızlarımı evde bıraktığım, onları koruyamadığım, yeterince iyi bir anne olamadığım için. Oysa gerçek bambaşkaydı. Ve bunu yalnız ben değil, Selim de biliyordu.
“Yani ikiniz de,” dedim, “bütün bu süre boyunca kızlarımı evde bırakıp gittiğim için kendimi suçlamama izin verdiniz.”
Melis yüzünü elleriyle kapatıp ağlamaya başladı.
Bir saniye daha orada duramadım.
Arkamı dönüp çıktım.
O gece ev her zamankinden daha sessizdi. Kendime çay koydum ama içmedim. Pencerenin önünde dikilip sokak lambalarının bulanık ışığını izledim. Sonra geçmişte Selim’e defalarca aynı soruları sormaya çalıştığımı hatırladım.
“Melis polise her şeyi anlattı mı?”
“Emin misin?”
O ise her seferinde aynı şeyi söylemişti:
“Bu onları geri getirmeyecek. Bırak artık.”
Ama bırakamazdım.
Çünkü artık biliyordum: O yükü tek başıma taşımama izin vermişti.
Telefonumu alıp ona tek cümlelik bir mesaj yazdım:
“Yarın annenin yardım gecesinde benimle buluş. Lütfen. Konuşmamız gerekiyor.”
Cevap vermedi.
devamı sonraki sayfada…