SON DAKİKA

Kesintisiz Haberlerin Adresi
12 Mart 2026 - 9:41 'de eklendi ve 303 views kez görüntülendi.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

anne ile baba

İkiz oğulları üniversite hazırlık programından eve döndüklerinde, anneleri Emine’ye onu bir daha görmek istemediklerini söylediler. Bu sözler, Emine’nin yıllar boyunca yaptığı tüm fedakârlıkları bir anda sorgulatır. Fakat çocukların babasının ansızın yeniden ortaya çıkmasının ardındaki gerçek, Emine’yi çok ağır bir kararın eşiğine sürükler: geçmişte sakladıklarını korumak mı, yoksa ailesinin yarınları için mücadele etmek mi?

On yedi yaşında hamile olduğumu öğrendiğimde hissettiğim ilk duygu korku değildi. Utançtı. Bebeklerden dolayı değil — daha isimlerini koymadan önce bile onları sevmiştim. Ama ben, kendimi küçültmeyi öğreniyordum. Koridorlarda daha az görünmeyi, sınıfta daha az yer kaplamayı, büyüyen karnımı yemek tepsilerinin arkasına saklamayı öğreniyordum. Bedenim değişirken yüzümde gülümseme taşımaya çalışıyordum; o sırada çevremdeki kızlar mezuniyet elbiseleri deniyor, pürüzsüz yüzlü çocuklarla öpüşüyor ve gelecek planları yapıyordu. Onlar mezuniyet balosunun fotoğraflarını paylaşırken, ben üçüncü derste midemi bastırmak için tuzlu kraker yemeyi öğreniyordum. Onlar üniversite başvurularını konuşurken, ben şişen ayak bileklerime bakıp mezun olup olamayacağımı düşünüyordum. Benim dünyam peri ışıklarıyla ya da dans geceleriyle dolu değildi; lateks eldivenler, devlet yardım belgeleri ve loş ultrason odalarının kısık sesleriyle çevriliydi.

Emre bana beni sevdiğini söylemişti. Herkesin hayran olduğu o kusursuz çocuklardan biriydi: okul takımının yıldızı, düzgün dişleri ve öğretmenlerin geciken ödevlerini bile affetmesini sağlayan o meşhur gülümsemesi vardı. Teneffüslerde boynuma eğilip ruh eşim olduğumuzu söylerdi. Hamile olduğumu ona anlattığımda, eski sinemanın arkasında park etmiş arabada oturuyorduk. Önce gözleri açıldı, sonra doldu. Beni kendine çekti, saçlarımın kokusunu içine çekti ve gülümsedi. “Bunu atlatırız, Emine,” dedi. “Seni seviyorum. Artık bizim de bir ailemiz var. Her adımda yanında olacağım.”

Ama ertesi sabah ortadan kaybolmuştu. Ne bir telefon, ne bir not, ne de evine gittiğimde açılan bir kapı… Karşımda yalnızca annesi vardı. Kollarını göğsünde bağlamış, dudakları dümdüz bir çizgi olmuştu. “Burada değil, Emine,” dedi buz gibi bir sesle. “Üzgünüm.” Garajdaki arabaya bakakaldığımı hâlâ hatırlıyorum. “Geri… gelecek mi?” diye sordum. “Batıdaki akrabalarının yanına gitti,” dedi ve daha nerede olduğunu ya da ona nasıl ulaşabileceğimi sormama fırsat vermeden kapıyı yüzüme kapattı. Emre beni her yerden engellemişti. Şokum geçmeye başladığında, aslında onu bir daha asla duyamayacağımı anladım.

Fakat ultrason odasının karanlık ışığında onları gördüm. İki küçük kalp atışı. Yan yana. Sanki birbirlerine tutunmuş gibiydiler. O anda içimde bir şey yerli yerine oturdu. Kimse gelmese de ben gelecektim. Mecburdum.

Ailem hamile olduğumu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. İkiz beklediğimi söyleyince utançları daha da arttı. Ama annem ultrason görüntüsünü görünce ağladı ve bana sonuna kadar destek olacağına söz verdi.

Çocuklar doğduklarında çığlık çığlığa ama sapasağlam geldiler dünyaya. Önce Ege mi doğdu, Efe mi, bugün bile emin değilim; o kadar tükenmiştim ki sıralar birbirine karışmıştı. Ama Efe’nin o minik yumruklarını hiç unutmadım. Sanki hayata savaşmaya hazır başlamış gibiydi. Ege ise daha sakindi. Bana öyle bakıyordu ki sanki dünyanın bütün sırlarını çoktan çözmüş gibiydi.

İlk yıllar biberonlarla, ateşli gecelerle ve gece yarısı çatlamış dudakların arasından fısıldanan ninnilerle geçti. Bebek arabasının tekerlek sesini ezbere bilirdim. Güneşin oturma odasının zeminine tam hangi saatte vurduğunu bile hatırlardım. Bazı geceler mutfağın yerinde oturup bayat ekmeğin üstüne sürdüğüm fıstık ezmesini yerken yorgunluktan sessizce ağlardım. Kaç doğum günü pastasını kendi ellerimle yaptığımı zamanla unuttum — vaktim olduğu için değil, hazır pasta almak sanki pes etmekmiş gibi geldiği için.

Çocuklar çok hızlı büyüdü. Bir gün pijamalarıyla çizgi film izleyip kahkahalar atıyorlardı; ertesi gün marketten gelen poşetleri kimin taşıyacağı konusunda tartışıyorlardı. Efe sekiz yaşındayken bir gün, “Anne, neden en büyük tavuk parçasını sen yemiyorsun?” diye sormuştu. Gülümseyip, “Çünkü senin daha uzun olmanı istiyorum,” demiştim. Hemen sırıtıp, “Zaten oldum bile,” dedi. Ege gözlerini devirerek, “Yalnızca yarım santim,” diye karşılık vermişti.

Karakterleri başından beri apayrıydı. Efe ateş gibiydi — tez canlı, inatçı, kurallara kafa tutan. Ege ise benim yankım gibiydi — ağırbaşlı, düşünceli ve sessizce her şeyi bir arada tutan taraf. Kendimize ait küçük alışkanlıklarımız vardı: cuma akşamı film izlemek, sınav sabahlarında pankek yapmak, evden çıkmadan önce illa sarılmak — ne kadar utanmış gibi davransalar da.

Üniversiteye hazırlık için çift kayıtlı programa kabul edildiklerinde, oryantasyonun ardından otoparkta oturup uzun süre ağladım; gözlerimden yaşlar boşanırken etrafı göremiyordum. Başarmıştık. O kadar yokluğun, uykusuz gecenin, kaçırılmış öğünlerin ve çift vardiyaların ardından gerçekten başarmıştık.

Sonra o Salı geldi ve her şeyi yerle bir etti.

Hava fırtınalıydı. Gökyüzü ağır ve alçak duruyor, rüzgâr camlara sanki içeri dalmak ister gibi vuruyordu. Lokantadaki çift vardiyadan yeni dönmüştüm. Montum sırılsıklamdı. Ayakkabılarımın içinde çoraplarım şapırdıyordu. Kapıyı kapatırken aklımda yalnızca kuru bir kıyafet ve sıcak bir fincan çay vardı. Ama beni karşılayan şey beklenmedik bir sessizlik oldu. Ege’nin odasından gelen müzik yoktu. Efe’nin mikrodalgada bir şey ısıtma sesi yoktu. Yalnızca ağır, tuhaf, insanı huzursuz eden bir sessizlik…

İkisi de kanepede yan yana oturuyordu. Kımıldamadan. Omuzları kasılmış, elleri dizlerinin üstündeydi. Sanki kötü bir haber vermeye hazırlanıyorlardı.

“Ege? Efe? Ne oldu?” Sesim o sessiz evin içinde fazla yüksek yankılandı.

“Anne… konuşmamız gerekiyor,” dedi Efe.

Mideme bir düğüm oturdu.

“Anne… artık seni görmek istemiyoruz,” dedi.

“Ne diyorsun sen?”

“Bugün babamızla tanıştık,” dedi Ege yavaşça. “Emre’yle.”

O isim omurgamdan aşağı buz gibi indi.

“Meğer programın direktörüymüş,” dedi Ege.

“Direktör mü?” diyebildim sadece.

“Soyadımızı fark etmiş,” dedi Efe. “Dosyamıza bakmış. Seni tanıdığını söyledi.”

“Ve siz de ona inandınız mı?” diye sordum.

“Bizi ondan senin uzak tuttuğunu anlattı,” dedi Efe.

“Bu doğru değil,” diye fısıldadım.

Ama Efe ayağa kalktı. “Ya yalan söyleyen sen değilsen?”

Kalbim çatladı sanki.

Ege hemen araya girdi. “Anne… dedi ki ofisine gidip istediğini kabul etmezsen bizi programdan attıracak. Üniversite şansımızı bitirecek.”

Boğazım kupkuru oldu. “Ne istiyor?”

Efe, içinde biriken öfkeyle karşılık verdi.

devamı sonraki sayfada…

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
SON DAKİKA