12:51 pm - Leroy Sane Kimdir
12:39 pm - Tammy Abraham Kimdir
12:27 pm - Jhon Duran Kimdir
12:46 pm - Ali Koç Kimdir
12:19 pm - Ahmet Necdet Sezer Kimdir
12:09 pm - Ayasofya Cami
12:41 pm - Güneş Kremi Tercihi
12:32 pm - Kene Yapışırsa Ne Yapmalıyım
12:04 pm - En Ucuz Tatil
5:43 pm - Barış Alper Yılmaz kimdir
Benim adım Mert Soylu. Kırk yaşındayım ve iki yıl önce hayatım, bir hastane koridorunda bambaşka bir yere savruldu. Doktorun dudaklarından dökülen “Çok üzgünüm” sözünü duyduğum anda her şeyi anladım. O an, sanki içimde bir şey tamamen sustu.
Eşim Lale’yi ve altı yaşındaki oğlum Can’ı alkollü bir sürücünün neden olduğu kazada kaybettim. Doktor, “Acı çekmeden gittiler,” dedi. Bunu bir teselli gibi söylemişti belki ama bana hiçbir anlamı yoktu. Cenazeden sonra eve döndüğümde, yaşadığım yer artık bana ait değilmiş gibi hissettirdi. Lale’nin kupası hâlâ kahve makinesinin yanındaydı. Can’ın küçük spor ayakkabıları kapının önünde duruyordu. Buzdolabının üzerinde onun yaptığı resimler asılıydı. Ev aynıydı ama hayat oradan çekilmişti sanki.
Yatak odamızda uyumayı bıraktım. Geceleri kanepede, televizyon açık halde uyuyakalıyor; sabah işe gidiyor, akşam dönüyor, rastgele yemekler söylüyor ve uzun uzun hiçbir şeye bakmadan oturuyordum. İnsanlar bana güçlü olduğumu söylüyordu. Oysa güçlü değildim. Sadece yaşamaya devam ediyordum. Arada büyük bir fark vardı.
Kazadan yaklaşık bir yıl sonra, yine gecenin ilerleyen bir saatinde, o kanepede telefon elimde sosyal medyada dolaşıyordum. Karşıma sıradan paylaşımlar çıkıyordu; siyaset, hayvan videoları, tatil fotoğrafları… Sonra yerel bir haber paylaşımına denk geldim. Başlığı şöyleydi: “Dört kardeş, birlikte kalabilecekleri bir yuva arıyor.”
Paylaşım, çocuk hizmetlerine ait bir sayfadan yapılmıştı. Fotoğrafta bir bankta yan yana oturan dört çocuk vardı. Birbirlerine öylesine sokulmuşlardı ki sanki ayrılmamak için bedenleriyle direniyorlardı. Metinde, yaşları üç, beş, yedi ve dokuz olan dört kardeşin anne ve babalarını kaybettiği, hepsini bir arada kabul edecek bir aile bulunamadığı ve uygun bir yuva çıkmazsa birbirlerinden ayrılarak farklı koruyucu ailelere verilecekleri yazıyordu.
Beni en çok sarsan cümle şu oldu: “Muhtemelen birbirlerinden ayrılacaklar.”
Bu söz içime bir yumruk gibi indi. Fotoğrafı büyüttüm. En büyük çocuk, yanındaki kız kardeşinin omzuna kolunu dolamıştı. Küçük erkek çocuğun sanki fotoğraf çekilirken bile huzursuz olduğu belliydi. En küçük kız ise bir oyuncak ayıya sarılmış, kendini büyük ağabeyine yaslamıştı. Yüzlerinde umut değil, kötü bir habere hazırlanıyormuş gibi bir ifade vardı.
Yorumlara baktım. İnsanlar üzülüyor, paylaşım yapıyor, dua ettiklerini yazıyordu. Ama kimse “Biz alırız” demiyordu.
Telefonu kapatıp bıraktım. Sonra yeniden elime aldım.
Tek başına bir hastaneden çıkmanın ne demek olduğunu biliyordum. Bir anda ailenin yok olmasının neye benzediğini de. Bu çocuklar anne ve babalarını kaybetmişti. Şimdi bir de birbirlerinden koparılacaklardı.
O gece neredeyse hiç uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda, bir ofiste yan yana oturmuş, ellerini sıkı sıkıya tutmuş dört çocuk görüyordum. Sanki birazdan kimlerin ayrılacağını duymayı bekliyorlardı.
Sabah olduğunda paylaşım hâlâ aklımdaydı. Altında bir telefon numarası vardı. Kendimi durdurmaya çalışmadan aradım.
Telefona çıkan kadın kendini Emel olarak tanıttı. Ben de adımı söyledim ve paylaşımdaki dört kardeş için hâlâ bir aile aranıp aranmadığını sordum. Kısa bir sessizlikten sonra, “Evet, hâlâ ihtiyaçları var,” dedi.
Onlar hakkında konuşmak için gelip gelemeyeceğimi sordum. Öğleden sonra görüşebileceğimizi söyledi.
Oraya giderken kendi kendime sürekli, “Sadece soru soracaksın,” deyip durdum. Ama içimde bir yerde bunun yalnızca bir merak olmadığını biliyordum.
Ofisine girdiğimde Emel Hanım önüme bir dosya koydu. Çocukların isimlerini tek tek söyledi: Ömer dokuz yaşındaydı, Selin yedi, Kerem beş, Zeynep ise üç yaşındaydı. Anne ve babalarının trafik kazasında öldüğünü, onları birlikte alabilecek bir akraba çıkmadığını ve şu an geçici bakım altında tutulduklarını anlattı.
Ona, hiç kimse dördünü birden kabul etmezse ne olacağını sordum. Derin bir nefes aldı ve onları ayrı ailelere yerleştirmek zorunda kalacaklarını söyledi. Bunun ideal olmadığını ama sistemin şu an böyle işlediğini belirtti.
Dosyaya tekrar baktım. Sonra hiç beklemeden, “Dördünü de ben alacağım,” dedim.
Başını kaldırıp bana baktı. “Dördünü birden mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim. “Sürecin hemen bitecek bir şey olmadığını biliyorum. Yarın teslim alın demiyorum. Ama onları ayırmanızın sebebi, kimsenin dört çocuğu birden istememesi ise… ben istiyorum.”
Gözlerimin içine baktı. “Neden?” diye sordu.
“Çünkü zaten anne ve babalarını kaybettiler,” dedim. “Bir de birbirlerini kaybetmemeliler.”
Bundan sonra uzun bir süreç başladı. Görüşmeler, evraklar, ev incelemeleri, psikologlarla yapılan konuşmalar… Bir terapist bana yasımı nasıl yaşadığımı sorduğunda, “Kötü bir şekilde,” dedim. “Ama hâlâ ayaktayım.”
Çocuklarla ilk kez, floresan ışıklı, soğuk görünümlü bir görüşme odasında tanıştım. Dördü de aynı koltuğa sıkışmış, omuz omuza oturuyordu. Kendilerini küçük göstermeye değil, birlikte kalmaya çalışıyorlardı sanki.
“Merhaba, ben Mert,” dedim.
Zeynep yüzünü Ömer’in tişörtüne gömdü. Kerem ayakkabılarıma bakıyordu. Selin kollarını bağlamış, bana meydan okur gibi duruyordu. Ömer ise diğerlerinden farklıydı; yaşı dokuzdu ama yüzünde sanki bir yetişkinin yükü vardı.
İlk soruyu o sordu: “Bizi alacak kişi sen misin?”
“Eğer siz de isterseniz, evet,” dedim.
Selin hemen araya girdi. “Hepimizi mi?”
“Evet,” dedim. “Sadece birinizi değil. Dördünüzü de.”
Bir an yüzündeki sertlik hafifledi. Sonra tekrar sordu: “Ya sonra fikrini değiştirirsen?”
“Değiştirmeyeceğim,” dedim. “Sizin hayatınızda bunu yapan yeterince insan oldu zaten.”
Tam o anda Zeynep başını kaldırıp küçük bir sesle, “Atıştırmalık var mı?” diye sordu.
İlk kez gülümsedim. “Evet,” dedim. “Yanımda her zaman atıştırmalık olur.”
Arkamda duran Emel Hanım hafifçe güldü.
Ardından mahkeme süreci başladı. Hakim, dört çocuğun tüm yasal ve maddi sorumluluğunu üstlenmenin ne anlama geldiğini bilip bilmediğimi sordu. Korkuyordum, evet. Ama kararım kesindi. “Evet, biliyorum,” dedim.
Çocukların eve taşındığı gün, evimdeki o boş yankı sona erdi. Kapının önünde dört çift ayakkabı vardı. Bir köşeye bırakılmış dört çanta. Koridorda sesler. Mutfakta hareket. İlk kez ev, yeniden ev gibi gelmeye başladı.
İlk zamanlar elbette kolay olmadı. Zeynep neredeyse her gece annesini ağlayarak sayıklıyor, ben de o uyuyana kadar yatağının yanında yerde oturuyordum. Kerem her sınırı test ediyordu. Bir gün bana öfkeyle, “Sen benim gerçek babam değilsin,” diye bağırdı.
“Biliyorum,” dedim. “Ama yine de cevabım hayır.”
Selin sürekli kapı eşiklerinden beni izliyor, sanki hata yapmamı bekliyordu. Ömer ise herkesin yükünü sırtlanmış gibiydi; kardeşlerine ebeveynlik etmeye çalışıyor, çocuk olmayı unutuyordu.
Ben de tökezledim. Yemekleri yaktım. Oyuncakların üstüne bastım. Bazen yalnızca birkaç dakika sessiz kalabilmek için banyoya saklandım. Ama zor olan her şeyin arasında güzel anlar da vardı. Film izlerken Zeynep göğsümün üstünde uyuyakalıyordu. Kerem bir gün bana, el ele tutuşmuş çöp adamlardan oluşan bir resim verdi ve “Bu biziz, bu da sensin,” dedi. Selin bana okuldan bir belge uzatıp imzalamamı istedi. Soyadının yanına benimkini de eklemişti.
Bir gece Ömer kapımın önünde durdu. Sanki bir şey söylemek istiyor ama geri mi dönse diye düşünüyordu. Sonra usulca, “İyi geceler, baba,” dedi.
Bir an donup kaldım. Ama bunu ona belli etmedim.
“İyi geceler aslanım,” dedim.
İçimdeyse uzun zamandır ilk kez, kırık bir yer sessizce onarılıyor gibiydi.
devamı sonraki sayfada…