12:51 pm - Leroy Sane Kimdir
12:39 pm - Tammy Abraham Kimdir
12:27 pm - Jhon Duran Kimdir
12:46 pm - Ali Koç Kimdir
12:19 pm - Ahmet Necdet Sezer Kimdir
12:09 pm - Ayasofya Cami
12:41 pm - Güneş Kremi Tercihi
12:32 pm - Kene Yapışırsa Ne Yapmalıyım
12:04 pm - En Ucuz Tatil
5:43 pm - Barış Alper Yılmaz kimdir
Babam okulda hademeydi ve sınıf arkadaşlarım yıllar boyunca bununla alay etti. Mezuniyet balosundan kısa süre önce onu kaybettiğimde, onu yanımda hissedebilmek için elbisemi babamın gömleklerinden dikmeye karar verdim. Salona adım attığım anda kahkahalar yükseldi. Ama müdür konuşmasını bitirdiğinde artık kimsenin yüzünde o gülümseme kalmamıştı.
Hayatım boyunca hep sadece ikimiz vardık: babam ve ben. Annem beni dünyaya getirirken yaşamını yitirmişti, bu yüzden babam Caner hem anne hem baba olmayı tek başına üstlenmişti. İşe gitmeden önce beslenme çantamı hazırlar, her pazar usanmadan krep yapar, ben ilkokuldayken de internetten videolar izleyip saç örmeyi kendi kendine öğrenirdi.
Babam, okuduğum okulda hademe olarak çalışıyordu. Bu yüzden insanların ne düşündüğünü yıllarca duydum. “Şu hademenin kızı…” diye başlayan fısıltılar, “Babası bizim tuvaletleri temizliyor” diye devam ederdi. Hiçbir zaman onların önünde ağlamadım. Gözyaşlarımı eve sakladım. Ama babam yine de anlardı. Önüme bir tabak yemek koyar, sakin bir sesle, “Başkalarını küçülterek kendini büyük sanan insanlar hakkında ne düşündüğümü biliyorsun, değil mi?” derdi. Ben de gözlerim dolu dolu ona bakardım. Sonra hafifçe gülümseyip, “Pek bir şey düşünmüyorum kızım… değmezler,” derdi. Ve bu, nedense hep içimi yatıştırırdı.
Babam bana, alın teriyle yapılan dürüst bir işin utanılacak değil, gurur duyulacak bir şey olduğunu öğretti. Ben de ona inandım. Lisenin ikinci yılında kendime sessiz bir söz verdim: Bir gün onu, o küçümseyici sözlerin hepsini unutturacak kadar gururlandıracaktım.
Geçen yıl babama kanser teşhisi kondu. Doktorların izin verdiğinden daha uzun süre çalışmaya devam etti. Bazı akşamlar onu malzeme dolabına yaslanmış, bitkin bir halde buluyordum. Ama beni fark ettiği anda toparlanıp, “Bana öyle bakma canım, iyiyim ben,” diyordu. İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.
Son aylarda sürekli aynı şeyi söylüyordu: “Yeter ki balonu göreyim. Sonra mezuniyetini de. Seni hazırlanmış halde kapıdan çıkarken görmek istiyorum. Sanki bütün dünya seninmiş gibi.” Ben de her defasında, “Bunlardan çok daha fazlasını göreceksin baba,” diyordum.
Ama baloya aylar kala, hastalığa yenildi. Hastaneye yetişemeden onu kaybettim. Haberi aldığım an okul koridorundaydım. Sırtımda çanta vardı ve gözüm bir an yerdeki muşambaya takıldı. Babamın her gün temizlediği o parlak zeminlerden biriydi. Ondan sonrası zihnimde bulanık.
Cenazeden bir hafta sonra halamın yanına taşındım. Kaldığım oda sedir ve yumuşatıcı kokuyordu; ama orası ev gibi hissettirmiyordu. Derken balo zamanı geldi. Okuldaki kızlar pahalı elbiseleri konuşuyor, ekran görüntüleri paylaşıyor, sanki başka bir dünyada yaşıyorlardı. Ben ise her şeyden kopmuş gibiydim. Çünkü bu gece, aslında benimle babamın gecesi olacaktı. Kapıdan çıkarken beni seyredecek, durmadan fotoğraf çekecekti. O olmayınca bunun ne anlamı kalıyordu, bilmiyordum.
Bir akşam hastaneden gönderilen eşyalarının bulunduğu kutuyu açtım. İçinden cüzdanı, camı çatlamış saati ve en altta özenle katlanmış iş gömlekleri çıktı. Mavi olanlar, gri olanlar ve yıllardır gözümün önünde olan o soluk yeşil gömlek… Gardırobunun neredeyse tamamen gömlekten ibaret olmasıyla dalga geçerdim. O da bana, “Neye ihtiyacı olduğunu bilen insanın fazlasına ihtiyacı yoktur,” derdi.
Uzun süre elimde bir gömlekle öylece oturdum. Sonra bir anda zihnimde çok net bir düşünce belirdi: Eğer babam baloya gelemeyecekse, ben onu baloya götürürdüm.
Halam buna deli işi demedi. Neyse ki demedi. “Dikiş dikmeyi pek bilmem,” dedim ona. O da sakin bir şekilde, “Biliyorum. Sana öğretirim,” dedi.
O hafta sonu babamın gömleklerini mutfak masasına serdik. Ortaya eski dikiş kutusunu koyduk ve çalışmaya başladık. Sandığımdan daha zordu. Kumaşı birkaç kez yanlış kestim. Bir gece, neredeyse bitmiş bir parçayı tamamen söküp yeniden yapmak zorunda kaldım. Ama halam hep yanımdaydı. Beni azarlamadı, kırmadı. Sadece ellerime yön verdi, ne zaman durmam gerektiğini söyledi.
Bazı geceler dikiş dikerken sessizce ağladım. Bazı geceler ise babamla konuşur gibi fısıldadım. Halam bunu ya duymamayı seçti ya da üzerini örtmeye karar verdi.
Kestiğim her parça, bir anıyı taşıyordu. Lisenin ilk günü giydiği gömlek… Kapıda durup korkmama rağmen iyi olacağımı söylediği sabah. O solmuş yeşil gömlek… Bisiklet sürmeyi öğrenirken dizleri artık izin vermese de peşimden koştuğu gün. Gri olan… Lise son sınıfta geçirdiğim en kötü günün ardından hiçbir şey sormadan beni kucakladığı akşam.
O elbise yalnızca kumaştan oluşmuyordu. Sanki babamın anıları bir araya geliyor, her dikişte yeniden hayat buluyordu.
Balodan bir gece önce elbiseyi bitirdim.
devamı sonraki sayfada…